Hangimizin bir hayali yoktur ki şu fani dünyada? Kimimiz bir bisiklet, kimimiz bir şeker, kimimiz de bir iş sahibi olmak için Allah’a dua etmedik mi? İsteklerimizin gerçekleşmesi için onca yol denemelerde az mı hüsrana uğradık?
Küçükken eski mahallede hepimizin bir hayali vardı. Hayalimiz küçüktü ama bizim için değeri kocamandı. Gerçi benim hayalimin değeri ölçülmezdi. Onlara sahip olmak için neler yapmadık ki. Dört yapraklı yonca aradık bir zaman… Bulamadık haliyle… Uğur böceklerini denedik sonra. O da işe yaramayınca, iyi çocuklar olursak duyulur dileklerimiz diye umut ettik… Noel babaya mektuplar yazdık bir de uçarken acıkmıştır diye masaya sütle kurabiye bıraktık ama nedense bir türlü gelmiyordu buralara. Bir mucize olur diye bekledik ama nafile. Anladık ki sonra her şey emek istiyormuş. Onun için emek sarf etmeliymişiz. Bunları duyunca çoğumuz umutlarını yitirdi. “Ama ne yapabilirdik ki” dedik. Bana her zaman annem “hiçbir zaman umudunu yitirme” derdi.
Aradan aylar geçti, hep içimiz hayalimizle kaynıyordu. Derslerden unutmuştuk, artık o, sadece bir hayaldi. Okulun kapanması gelmişti. Karnelerimiz pekiyiydi tabi ki. Babama gösterdiğimde yüzündeki gülümsemesi çok farklıydı. Birden önümde bir poşet gördüm içini açtığımda ne göreyim. Poşetin içindeki benim hayalimdi. O an dünyalar benim oldu. Babam dedi ki “sen okul boyunca çok çalıştın ve karnen hep pekiyi bu senin emeğinin küçük bir karşılığıydı, küçüğüm. Sen çok iyi bir kızsın. Annen görse seninle gurur duyardı. ” O an birden annemin sözü geldi aklıma. Kendimi tutamayıp hıçkıra hıçkıra ağladım.
Hayalin neydi diye sorarsanız? Annemi bir kez olsun onu karşımda konuşurken, oynarken, bana kızım derken görmekti. Poşetin içindeki de benim bebekken olan annemle video kasetleriydi. Video kasetin üzerinde şöyle yazıyordu:
Cennetten Selamlar…
Ah Cumhuriyet! Dünden bugüne neler geçti, neler yaşandı bu Türkiye’mde. İyisiyle, kötüsüyle, umuduyla, hayal kırıklığıyla… Bugün Cumhuriyet Bayramı. Nice cumhuriyet Bayramları görmek isterdim, ama ne yaparsın, yolun sonu geliyor.
Hatırlarım o günleri; o acıları. Halen daha kalbimden silinmedi, o acımtırak mutluluklar. Acımtırak mutluluk mu diyeceksin şaşkın bir şekilde? Ben de diyeceğim o zaman; tabi ya acı günler yaşadık, ama her zaman yüreğimiz umut doluydu. Bugünlere ulaşmamızda umudun da bir payı yok mu? Biz o karanlıklarda bir aydınlık aradık. O ışık umut ışığıydı. 19 Mayıs’ta alevlendi umutlarımız. Bir güneş gibi doğan Atatürk yol gösterdi bizlere. O, karanlıkta aradığımız ışık oldu. Bize umut verdi, canı gönülden. Çalıştık, çabaladık. Kimi zaman aç, kimi zaman açıkta kaldık o soğuk zor gecelerde. Yıkılmadık, ayaktaydık.
Soğuk günlerde biz soğuk nedir bilmedik. Yoruldum demedik hiçbir zaman. Her zaman beynimize işlemiştik az zamanda çok iş yapmayı. Hiçbirimizin yüzü asık değildi. İçimiz kan ağlasa da belli etmedik moraller bozulmasın diye. Zorlandık belki, bazen demedik mi “Artık bıktım, bitsin bu çile” diye. Ama her daim biliyorduk, karşımızda bir oyun, ortaya canlarımızı koymuştuk. Yenmemiz için gereken ilaç; yürekten inanmak, umut ve birbirimize kenetlenmekti. Bu iğrenç oyunun adı ise: Savaş! Özgürlük Savaşı! Eğer bu savaşa girmeseydik bugünümüz ve yarınımız olabilir miydi? Bugünler için kaç can verdik sanıyorsun sen ha!
Gözümü açtığım zaman nasıl bir dünya? Diyordum. Sen hiç ağlayan bebeler, kulağını tırmalayan bağrışmalar duydun mu? Sen hiç ölü vücutlar hissettin mi?
Şimdi hepsi cennetten el sallıyor bizlere! Bizim mutluluğumuz onların hazinesi, onların eseri. Bizim için savaştılar yorgunluğu ve sıkıntıyı bilmeden. Yıllar geçti şimdi, ben de gidiyorum tarihten kalan acılarımla ve şimdiki sevinçlerimle. Ben gözümü açtığımda böyleydi, ama gözlerimi şimdi bir daha açamayacağım şekilde kapatacağım ve kapatırken diyorum ki; Ne mutluyum ki arkamda böyle güzel bir ülke, barış dolu bir ülke bırakıyorum sizin gibi fevkalâde gençlere! Ne mutlu Türk’üm diyene!